6 Mart 2011 Pazar

Bere Gibi

Geçenlerde düşündüm de. Şimdi bana kaybolan yıllarımı geri verseler napardım lan acaba? Yine kaybedermiydim ki? Düşününce aslında pek eşyamı falan kaybetmem ben. Mesela bir berem var benim. Siyah falan. Geçenlerde 12. yaş gününü görkemli bir şölenle ailecek kutladık. Çok eğlenceliydi. Ama işte kaybolan yıllarımı verseler kesin yine kaybederim. Çünkü bir kere kaybolmuş be abi, büyüsü bozulmuş. Bu yüzden de hiç bu istekte bulunmadım. Bulunmam da. Sanki bulunsam vercekler aq, “Alın Sefa Bey sizin 1994 ten 2004 e kadar olan yılları bulduk, burada buyrun.” diye… Ama mesela olması muhtemel şeyleri de istemiyorum. Çünkü bir kere ipin ucu kaçtımı, bir şey senden koptumu, tekrar düzeltilmiyor. Kaçmasın, kopmasın diye ölümüne direnirim. Hemen pes etmem yani. Ben ki, bir bereye 12 yıldır sahip çıkmış biri olarak. Bere lan bu alt tarafı. O yüzden artık başka isteklerde bulunuyorum. Mesela dünya barışı. Ağaçların kesilmemesi gibi. Ama sadece istiyorum. Oturduğum yerden. Bunun için hiç çaba sarfetmiyorum. Herkes gibi. Miss gibi. Su gibi.

Sümük

Geçenlerde yine başıma geldi. Ben bazı insanlarla, bazen 3 veya 4 kez falan tanıştırılıyorum. Hepsinde de ilk kez tanıştırılmışım gibi davranıyorum. Atıyorum, onu önce Ahmet diye biri tanıştırıyor. Selam, merhaba, memnun oldum. Sonra onu bir zaman sonra da Mehmet diye bir arkadaşımın yanında görüyorum ve tekrar bu sefer Mehmet tarafından tanıştırılıyorum. Ama bu esnada hiç bozuntuya vermiyorum. Hani biz tanışmıştık daha önce ya diye. Karşımdaki de bozuntuya vermiyor bu durumu. Tıpkı bir arkadaşının burnundaki sümüğünü ona söyleyememekte ki gerginlik gibi bir duygu kaplıyor içimi. Neden acaba bu kadar zor ki bunu söylemek?

Bazende şöyle oluyor, otobüse biniyorum mesela. Yanlışlıkla sıradaki durakta ineceğimi düşünüp ikaz düğmesine basıyorum. Fakat ineceğim durak bir sonraki durak. “Yok abi pardon devam et yanlış basmışım.” diyemiyorum da iniyorum o durakta falan. Yağmuru, çamuru es geçip, inip yürüyorum salak salak o yolu. Bunu şöföre söylemekte mi zor? Kaldı ki, okuldayken okul müdürünün, ” O kravatının, o saçlarının hali ne öyle!? Utanmıyor musun okula böyle gelmeye?” demesine, “Utanıyoruuuum.” Diyebilen, o rahatlıkta olan bir insan, nasıl oluyorda bazı durumlarda bu pozisyonlara geliyor anlamıyorum. Hani dicem çok cool sallamıyor falan ama salak mısın lan ne diye boşu boşuna bir durak yürüyesin ki. Belki de iki durak. Aman.

Yani bunun gibi, ” Nolcak lan, deseydin işte oğlum böyle böyle diye, yok oğlum gidip söyleseydin lan birşey olmazdı.” diyecek o kadar çok olay var ki. Hee tabi bunun yanı sıra, ” Oha lan nasıl dedin onu adama? Yuh lan söylenir mi o laf o kadına? Oha bağırılır mı lan öyle, bir insana? Hayvan mısın? “, diyeceğiniz de çok olayım var. İşte acaba diyorum bazı şeyleri çok çabuk kabulleniyorum da bazılarını anlamsız mı buluyorum? Zıt mıyım lan ben? Uyuz muyum yoksa? Neyim sence? Bazı insanları da işte hemen böyle kabulleniyorum. B.k var sanki. Bundan sonra burnunda sümüğün varsa söyleyeceğim. O yüzden burnunu silde gel.

Son Pişmanlık

Ne olucak bu bende ki üşengeçlik peki? Bir insanın çişi gelse bile üşengeçlikten kalkıp yapmaz mı ya? Yemek yapmaya üşenip, yemek yemez mi? Bizim kütahyada okuduğum dönemde evimiz minder evdi. Her yer minderdi. Dışardan bakıldığında tam bir karete salonunu andıran cinsten bir ev. Böyle olunca da tabii kimse yerinden kalkmak istemiyordu. Herkes her yere yuvarlanarak gidiyordu mesela. Hatta bir keresinde arkadaşımla otururken. Kola şişesi bize çok uzaktaydı da arkadaşıma şunu kim getircek şimdi ordan yaaa diye yakınmıştım. O da ben alayım dur dedi ve öyle bir yuvarlandı ki kola şişesine doğru. Hayatım boyunca unutamam o sahneyi. Zaten hani o evde eğer ayağa kalktıysan sıçtın demektir. Hemen herkes başlıyordu. “Hacı şu suyu versene. Aga benim telefonu uzatabilcen mi? Abi kaşık getirsene mutfaktan. Benim msn yi kapasana.” gibi. O yüzden bir oyun gibiydi bu. İsmi de ” Yerle Bir.” Yerden yükseğin bir benzeri. Yani o evde alıştım ben iyice üşengeçliğe. Gerçi ben zaten üşengeçtim ki Kütahya’ya gelmiş olmam bile aslında biraz üşengeçlikten. Şöyle oldu o da.

Bende herkes gibi ÖSS ye girdim falan. Hiç çalışmıyorum tabi. Sürekli dershane de sağda solda video falan çekiyoruz. Sürekli ama. Neyse sonra girdim sınava. Sonuçlar bekleniyor. Herkes stresli çevremde. Çünkü bütün sene kasmışlar derslere. Ben tabi pek kasmadığımdan nedense çok rahatım. Hatta benim tercihlerimi annem doldurdu. Ama ben söyledim o yazdı değil. Dedim sen takıl kafana göre yaz işte bir yerleri. Mesela ben tatil yapıyorum arada telefon çalıyor denizden çıkıp koşuyorum telefona annem arıyor. Açıyorum telefonu, dio “şurayı da yazıyorum?”, yaz yaz! diyip kapatıyorum sonra tekrar denize koşuyorum falan. Ee tabi sonuçlar açıklandı, telefona mesaj geldi, kütahya pazarlama tuttu diye. Dedim kütahya ne alaka lan. İşte bilmiyordum yani annem yazmıştı çünkü. Sonra okulun ilk günü hoca geldi derse herkese nereden geldiğini falan soruyor işte neden pazarlama diyor. Anfideyiz bende cool cool duruyorum kenarda oturuyorum. Ve hocanın espiri yapma yeteneği var. Hani bana ismimi sorduğunda Sefa Kenarda dediğim anda yapıcak o malum espiriyi. Bir de onun stresi varken bende sınıftaki tiplere bakıyorum. Tahmin yapıorum bu kesin Bayburt’tan gelmiştir ,yok Erzurum değilse bende topum falan diyorum. Sonra Çaat! İstanbul’dan geldim diyor, Yok İzmirliyim. Bende tabi içimden hasstr lan diorum. Top olmayı kabul etmiyorum. Sonra neyse sıra bana geldi hoca aynı soruyu sordu. Dedim, ” Valla hocam annem yazmıştı benim tercihleri, bilmiyorum ben doldurmadım tercihleri bu yüzden pazarlama.” herkes güldü sınıfta hoca da güldü. Dedim öyle ama ne yapayım. Çünkü herkes sallıyordu, yok efendim pazarlama tam ona göre bir yermiş, günümüzün mesleğiymişte ondanmış. Hadi lan bir tanede dürüstçe puanı düşük diye yazdım diyen çıkmadı. Benimki de fazla dürüstçe oldu orası ayrı. Zaten hemen ardından da dedim ki hocaya,” Sevdim ama pazarlamayı.” Nereye sevdim lan, daha ilk ders.

Çünkü ben her hangi birşeye hiç hazırlanarak girmem. Çünkü sonuç olumsuz olunca, ulan o kadar hazırlandık aq yeaaa dememek için. Bu yüzden de hiç pişmanlık duymuyorum ne güzel. Ama sanırım bu son kalan derslere de hazırlanmadan girersem ve geçemessem askerde bol bol yazıcam pişmanlık hakkında yazı. Tırstım bak şimdi.

4 Mart 2011 Cuma

i'm sorry mama

Yine her zamanki gibi bugun de saçma sapan haraketler yaptım. Hiç uyumadım falan, sonra saat akşam 16:00 sularında bir üşüme geldi üstüme, yattım uyudum. Saat 20:00 sularında tabi ki anne show başladı. Gelmiş odam da tv açıyor. Dedim napıyorsun anne ya? Hızlı hızlı birşeyler dedi kaynattı anlamadım. Uyandım tabi. Uyanır uyunmaz patates yemeği yedim falan. Sürekli sofrada baskı, yoğurtta koyayım, domateste keseyim? İstemiyorum diyorum. Tık önümde bir kase yoğurt. Yemedim mi? Yedim tabiki de.

Zaten darlanmışım, mesela müzik dinliyorum falan zırt pırt odam da, yanımda yaa. Bir de oda evin en sonunda, hani diyorum yol üstü falan olsa tamam, hani gelsin otursun bir çayımı içsin eksik olmasın ama öyle bir mimari de değil. Ve ya bazı şarkıların sözlerinde yok efendim öldüm bittim falan diyor ya, annem şarkıyı çaktırmadan dinliyor, sonra beni kesiyor, hani ölmüş bitmiş mi diye. Ya da bu durumumu anlamaya çalışıyor, şarkı sözlerinden de, yok yani öyle birşey değil bu bendeki anlayamazsın. En son dalga geçti benimle. Mabel Matiz’den sözleri pek anlayamadığım ama sanki güzelmiş gibi gelen şarkılarını dinliyorum. Annem dedi, uyuz oluyorum bu adamın sesine ne o öyle Murat Kekilli gibi. Dedim sen benden daha çok dinliyorsun. Söyle hadi ne açayım sana?

Yine sabahları da ayrı bir dava var. Tangur tungur odaya girip ses yapmalar, odayı toplamalar falan. Sanki oteldeyim de oda servisi gelmiş gibi. Asıl amacı hani kahvaltıyı sofradan kaldırmadan beni kaldırmak. Ama ben zaten sevmem ki kahvaltıyı, uyuz olurum hatta. Bir saat ondan al ağzına at, onu ekmeğe sür, ordan bir yudum çay al falan. Çok sıkılıyorum ya kahvaltıdan anlatamam yani. Soğuk ya bir de sevmiyorum. Yediğin şey sıcak olucak aga. Neyse yani 25 yaşına geldim hala kahvaltıyı sevmediğimi öğrenemedi. Ama süperdir benim annem, ne olursa olsun. Bak tanıştırırım bir gün. Ama hani bize gelip kalmak isterseniz uykuyu unutun. Onu baştan söyleyim de hani, geçin yani onu, uyumak yok.

Olsun ya. Ne güzel merak ediyor kadın işte. Yanımda durmak istiyor. Bin bir türlü mazeretle beni görmek için çaba sarfediyor. Tıpkı benim gibi. Anneme çekmiş bu yönüm. Neyse tabi bunların yanı sıra, 2 dakika önce çayım, şekerleri atılmış karıştırılmış bir şekilde masama geldi. O  zaman da diyorum ki oh be miss gibi işte anneli ev. Yoksa kim getircek böyle, karşılık beklemeden. O yüzden “I m sorry mama.” Bir dakika yaa, nasıl karşılık falan beklemeden lan? Ee işte o çay getirmeler falanda, bariz odama girmek için. Vaaaay!

Birlikten Sef Doğar

Geçenlerde şöyle bir baktım da, yazılarımda sürekli hayvanlardan bahsetmişim. Onlardan örnek vermişim. Bu yüzden yazılarımı çok Hz. Mevlana stayla buldum. Çünkü o da hep anlatımlarında örnek olarak atı, eşşeği kullanırmış. Hatta bir gün artık sormuşlar hocaya, demişler ki,” Yahu hoca sen neden hep hayvan, hep at, hep eşşekten bahsediyorsun? O da demiş ” nasıl anlatayım söyleyin o zaman? Sen olsan nasıl anlatırdın mesela? Ola ki anlattın, mesela ne anlatırdın?” Diye benim gibi uzatmamış tabi. Ben olsam aynen böyle derdim. Hatta, ” Bilader sen benim anlattıklarımı anlıyor musun, anlamıyor musun? Anlıyorum hocam. Sus o zaman!” der azarlardım heralde. Ama Hoca öyle dememiş, demiş ki, “size  başka türlü anlatamam. Hoca haklı çünkü o zamanlarda ortalıkta dolaşan, göz önünde olan ve değerli sayılabilcek attan, eşşekten başka ne var ki aq. Adam mecburmuş. Düşünsene kaç yıl geçti hala okuduğumuzda örnekleri cuk diye oturuyor bu zamana uyarladığında. Demek ki birilerine bir şey anlatırken kullanılan en güzel örnekleme metodu hayvanlarmış. Bence zaten hayvanlar daha değerli insanlardan. Neyse işte mevlana ile benzer bir yanımız bu. Afferim lan bana.

Ve diğer bir benzer yanımız ise bahsettiğimiz konuların ikimizinde aynı olması. Aşk. Tabi benimkiler s.kindirik aşklar, ota boka olan aşklar. Onunki ise Allah’a karşı duyulan büyük aşk. Benimki tırt yani. Fıss falan.

İlginç değil mi? Aslında bu olayları anlatırken içindeki, kişileri, şahısları, durumları sadece hayvanlara değil, her hangi bir nesneye de benzetebilirdim ama kısıtlı olurdum. Ya da ne bileyim kesin gaza falan gelirdim. Atıyorum derdim ki, biz onları TAÇ yapıyoruz da başımızın üstüne koyuyoruz da, yok işte ruhumu aydınlatan bir lamba gibisin falan diye yine aşkların g.tünü kaldıran tarzda olurdu. Her zamanki gibi yani. Ya da olmazmıydı acaba? Yaa aslında düşündüm de istesem olmazdı lan, mesela tuvalet kağıdına, çöp kutusuna, öyle boktan nesnelere benzetip üstüne de ben seni g.tüme bile sürmem falan ayakları yapardık ederdik olur biterdi be aslında. Bak hiç böyle düşünmemiştim. Tüh lan. Yoksa yemişim tavuğu, tilkiyi, kefali, civcivi… Bana ne onlardan.

Neyse bunları şimdi neden mi anlatıyorum? Açıklayayım. “Ne bu ya? Hep hayvanlardan, hep aşktan bahsediyor bu.” Falan demeyin diye. Ben sadece bir Demet Akalın ile bir Mevlana’nın birleşiminden ortaya çıkan çocuk nasıl olur diye merak ettim hepsi bu. Ahanda gördünüz işte saçma sapan birşey çıkıyormuş. Adı da Feriha, ay aman Sefa oluyormuş. İsteyince oluyormuş yani. İstedim oldu. Başka bir şey mi isteseymişim keşke?

27 Şubat 2011 Pazar

HIRSIZ

Geçen gece tangur tungur bir ses geldi balkonumdan. Resmen gece gece korkudan altıma sıçtım. Elim ayağım titredi, heyecan yaptım, kekeledim yani. Geç bir saatti çünkü, 4.30 falan. Düşün korkudan balkona bile bakamadım. Aslında hemen "kedidir yea" diyip kendimi rahatlattım. Ki zaten kedi olcak tabi, ne olcak o saatte? Hırsız mı? Hem hırsızın ne işi var gece 4.30'da bizim balkonda? Neyse yatıştı ortalık. Kahvemden bir yudum daha aldım. Kafeinden olsa gerek, birden zihnim açıldı ve dedim ki, "Aaa bunlar ne tanıdık tepkiler lan."
Sonra bunu gece yatmadan uzun uzun düşündüm hangi tepkilerdi bunlar diye. Arka arkaya sigara yaktım. Arada "Tısss" diye başımı sağa yatırarak yandan yandan
ukalâca güldüm. Durup durup "garip yea, ilginç yea" dedim. O kadar da düşünülcek bir şey değildi bu aslında ama düşündükçe sonunda çözdüm olayı. Dedim, " O saatte kedi olduğundan emin olmama rağmen yine de bir hırsız olması şüphesiyle o sesten korktum lan, baya altıma sıçtım hatta, heyecan yaptım. Eee ben aşık olduğum zamanlarda da hep öyle oluyor. Karşımdakini, kalbimi çalıcak bir hırsız, sanıp heyecanlanıyorum ilk başta. Ki çalıyorlarda zaten orası ayrı. Neyse ellerim titriyor, kekeliyorum hatta bazen. İlginçtir aşık olduğum kişinin yüzüne bakamam zaten ben. Tıpkı balkona çıkıp bakmamam gibi. Yani aşık oldum diye heyecanlanıyorum. Ve yine nasıl ki balkondan gelen sesin, aslında bir hırsızdan falan değil de bir kediden olduğunu unutup korkuyorsam... İşte o aşık olduğum insanla da elbet bir gün biteceğini unuttuğum için salak salak zorluyorum aşkımı. Sonra da sıçmıyor muyum? Valla açıkça söyliyim, baya güzel sıçıyorum hacı. Net. Belki bu durumlarda sıçan tek ben değilimdir, orasını bilemem.
Neyse geç oldu, oh nede olsa artık çözdüm olayı deyip yatağıma yattım ama hala düşünüyordum ve yatakta hala kendi kendime diyordum ki, " Yoksa ben artık aşktan korkar mı oldum? Ya da tek korkum aşk mı olmuş? Lan tek korkum aşk olsaydı eğer az önce balkondan gelen sesten, niye korktum o zaman?". O yüzden hemen bu düşüncemden vazgeçtim ve uyumaya karar verdim. Ama uyuyamadım. Bence o balkondaki kedi falan değildi haa, bariz hırsızdı lan.

26 Şubat 2011 Cumartesi

is the watch

Geçenlerde desti izdivaça katıldım. Tam o ortadaki sandalyede oturdum falan. İnsanlara kendimi tanıttım, insanlar beni tanıdı. Gelenler, gidenler oldu. Beğenenlerim oldu da kimseden elektrik alamadım, kimiyle arka odada oturup çay içtik. Ama onlarla da kafamız uyuşmadı. Evlenip boşanmıştı zaten çoğu.
Bir kaç kez de kenarda seyirci olarak katıldım programa. Kenardan ota boka muhalefet oldum. Yok kiracıysanız olmaz sizin evlilik dedim. Yok efendim çok yakışıyorsunuz ama işte... Yeri geldi eşşek kadar adamla koca kadının arasına girdim. Yok efendim elektrik alamadıysanız olmaz bu iş falan dedim. Bunu dediğim için kendimden nasıl olduysa hiç utanmadım. "Bana ne aq" dediğim de olmadı hiç. Hatta sunucu hanım, "seyircilerin de bir fikrini alalım" dediğinde kenarda adeta çıldırıyor, söz alayım da bir an önce muhalefet olayım diye, ilkokul çocugu gibi parmağımı sallayarak havaya kaldırıp mikrafonu almaya çalışıyordum. Tek derdim buymuş gibi. Ve hatta bir ara studyoda mehmet bey diye birine kitledim kendimi. Sürekli adamın üstünden prim yapıyordum. Ona sataşıyordum. Çünkü adama sürekli talip geliyordu. Bir keresinde 4 tane talibi oldu da nasıl kıskandım onu anlatamam. Öyle olunca da hep onun üstünden espiriler yaptım. Hep onun üstünden prim yapmalar, adamı küçük düşürmeler, rencide etmelere kadar gitti olay. Her program," çıkışta görüşücez seninle! " diyordu. Hakkaten de görüşüp birer çay içip kalkıyorduk bir mekandan. Arada döverim bak seni diyordu da ben yılmıyordum zorluyordum memoyu. Hala da arar memo görüşürüz. Neyse hayatımda bunlar olurken hiç durupta, " Napıyorum lan ben? Ne işim var burada? ", demiyordum. Zaten bunu demem için çok geçti artık. Normalde benim bunu studyoda bulunduğum ilk 10 dakika içinde söylemem gerekirken, 5. güne girdiğim o vakit söylemem çok anlamsızdı. Sıçmıştım bir kere ama farkında değildim ve olayın tadını çıkarıyordum.
6. günümde bir telefon geldi stüdyoya. Telefondaki kişi bizleri Bayburt'tan aradığını ve sefa bey e talip olduğunu söylüyordu. Tabi o öyle diyince kameralar da hemen beni çekti o esnada. Ama ben tam o sırada esnediğim için kulaklar tıkandı duyamadım. Gece geç yattığım için uykusuzdum ve sürekli esniyordum. Kameranın beni çektiğini fark edince hemen ağzımı kapadım ama çene kaslarım ağızımı öyle zorluyordu ki gözlerim dışarıya fırlayacaktı. Adeta gözlerimle esniyordum. Saçma sapan bir tip olmuştum kamera karşısında. Kadına şunu sormamdan belliydi durumum. Bana mı!? Evet dedi telefonda ki kadıncağız. Hay hay, dedim. Mehmet beye dönüp, " mehmet bey gibi olmasakta bizede talip çıkıyor arada yahuu" dedim ve yine mehmetten prim yaptım.
Sonra her gün kadını bekler oldum. Ne gözüme uyku girdi ne bir başka şey. Artık her gün studyoda esniyordum. Mehmet beyde zaten nişan, düğün derken evlendi gitti zengin bir kadına. İyice yapa yalnız kaldım. Çok sıkılıyordum. Ee tabi kadın Bayburt'tan geldiği için 3 günde geldi anca. İşi çıkmış iş yerinden izin mi ne alamamış falan filan neyse geldi oturduk o sandalyelere. Sürekli sorular soruyor ve bende cevaplıyordum. O var mı? Var. Şu var mı? Var. Kıl mısınız? Yün müsünüz? Evet, hayır derken bütün soruları sordu. Utanmadan bir de, "Ay heyecandan aklıma soru gelmiyor." die ekledi. Oysa ki sorulabilcek herşeyi sormuştu. Sonra bana dönüp, " ay hep ben sordum sizin sorunuz varsa sorabilirsiniz." dedi. Dedim var abla. Bir takım klişe sorular sorup cevap aldıktan sonra, " bu sorular aslında önemsiz sen şu soruma cevap ver." dedim. Gossip Girl ü izliyormusun? Stüdyoda bir sessizlik hakim oldu. Ve çok geçmeden cevap geldi. Hayır. Hiç duymadım. Dedi. Bende olley bee dedim aradığım kız meğersem Bayburt'taymış. Tamam evleniyorum dedim, oracıkta evlendik.

25 Şubat 2011 Cuma

Tilki Kardeşim

Geçen gece arkadaşın arabasıyla giderken saçma sapan bir dağ yolunda karşımıza tilki çıktı. Kesiştik onunla, yavaş yavaş geçtik önünden. İnceledik hayvanı. O da bizi inceledi. Tam yan yana geldiğimiz esnada fırladı ormana doğru. Biz de bastık gittik yolumuza devam ettik. Sonra olaya şaşırdık, güldük ettik. Ama benim kafamda hep şu soru kaldı. "Tamam da nereye fırladı ki tilki?" Naptı mesela bizden sonra? Bir müddet panik haliyle salak salak ormana doğru koştu sonra "napıyorum lan?" ben diyip durup, sağa sola bakıp birden yine anlamsız bir şekilde bir yöne doğru koşmaya mı başladı? Ya da "Banane lan benim işim karşı yoldaydı. Bir sikko araba yüzünden niye bütün planımı çöpe attım ki?", diyip tekrar yola doğru karşı yola geçmek için geri mi koştu? Aslında bana ne be naptıysa yaptı demek isterdim ama şuan üzüldüm ona resmen. Bir de utanmadan hayvana arabanın farıyla uzun kısa, uzun kısa sellektör yapıyoruz. Gece gece hayvanı heyecana, strese soktuk, kafasında ki planı alt üst ettik, üstüne birde güldük dalga geçtik. Komikti lan ama. Alt tarafı 3 saniye falan geçtik tilkinin hayatından ama hayatında belki de büyük bir değişime sebep olduk. Belki artık araba görünce salak salak koşturmucak tekrar ormana. Geçen arabaya kafasıyla aleyküm selam yapıcak. Aldım selamını dicek ya da ne var lan diyecek yapılan sellektöre ve yoluna devam edecek. Umrunda olmuycak artık araba , motor... Gelecek geçecek. Herkes yoluna bakacak. Hayatını değiştirdik lan tilkinin. Miss gibi.

Ulan o değil de tilki kardeşim bile akıllanıyor yaşadıklarından bir ben akıllanmıyorum. Hala her sellektörden kaçıyorum. Hayatıma giren her araba, motor yüzünden planımı değiştiriyorum. Dur dur o ışık ne lan ilerde ki? Biri yine sellektör yapıyor galiba, bana mı ki acaba? Yok lan!

24 Şubat 2011 Perşembe

KEFAL

Artık değişik insanlarla ya da değişik şeylerle konuşmak istiyorum. Mesela farklı bir şeyle. Önce msn de eklesem onu. Bir müddet msn de tanışsak, kaynaşsak. Sonra dışarda buluşsak. Gelse böyle karşımda dursa ayı gibi. Bir yere gidip yemek yesek onunla. Bu yine ayı gibi yese. Bir kafe ya da bar da otursak. Yaptığım bir espiriye ayı gibi gülse. Herkes bize baksa. Utansam. Ertesi gün bir şans daha versem tekrar buluşsak. Sinemaya gitsek. Aşk tesadüfleri severe mesela. Perdeyi göremese insanlar bunun kafasından. Bu yine orda ayı gibi ağlasa. Akşam vedalaşırken ayı gibi sarılsa, sıksa. Öpse ayı gibi. Sonra ben bunu aramasam. O hep arasa, ayı gibi mesajlar atsa falan... Yok ya bir boz ayıylada olmaz bu iş.

Daha başka ya da daha cici bir şeyle mesela. Ne bileyim böyle kıpır kıpır olsa. Yerinde duramasa. Elle tutulmasa, kaçıverse hemen. İri gözlü iri dudaklı olsa, baksa böyle yan yan. Bir sağ gözüyle baksa bir sol gözüyle. Utangaçlığından ötürü düz bakamadığını düşünsem ben. Bu, diğer ayı gibi çok yemese, bir mekana gittiğimizde. Verdikleri kadar yese. Pek konuşmasa. Hatta hiç konuşmasa. Ağzını bıçak açmasa. Konuşturana kadar onu canım çıksa... Yok yok o da olmaz ya.. Ne öyle suskun suskun, hiç bana göre değil. Bu da olmaz. Nasıl olur ki lan zaten bir Kefal balığıyla.


Herkes farklı ya. İstekleri, beklentileri, eğlenceleri. Tamam elbet iki canlı arasında farklar olur. Hepsini geçtim biri ayı, biri kefal lan. Bunların arasında dağlar kadar fark var da, iki insan arasında nasıl bu kadar fark olur? Bin çeşit insan var ama sefa gider yine bir kefal bulur.

22 Şubat 2011 Salı

Özlem

Git dedim ona. Gitmedi. Defol beni bir daha arama dedim. Aradı, affettim. Nefret ettim ondan. Her gece mesaj attı. Dayanamadım affettim. Yeter dedim. Seni istemiyorum dedim. Kapımda ağladı. Yalvardı. Affettim. Laftan anlamıyor musun sen dedim. Peki dedi. Sonra gitti. 5 ay ne aradı ne sordu. Öldüğünü düşündüm. Başına birşey geldi heralde dedim. Onu çok özledim. Nereye baksam onu görüyordum. Her yerde. Kokusu burnumdan hiç gitmiyordu zaten. Ağlıyordum her gece. Onda ki tadı başkasında aramaya başlıyordum. Kabaca olucak ama, fındık fıstıkta arar oldum. Ve bir gün hiç beklemediğim zamanda kapıma geldi. Çok heyecanlandım. Dedi ki, beni affedersen eğer bunca zaman sonra, sana o kadar yalvardığım da affetmedin ama şimdi affedersen kendimi şuracıkta yakarım dedi. Ne yapacağımı bilemedim. Çok korkmuştum. Ama herşeye rağmen dayanamadım ve ona dedim ki, seni affediyorum. O da bu lafımın üstüne hemen oracıkta kendini yaktı ve bende onu bir güzel içtim. Çok özlemişim. Başımı döndürdü bunca zaman sonra. Beni tekrardan kendisine tutsak etti. Ne çok özlemişim onu. Ondan defalarca özür diledim. Biri de beni bıraktı ama ben onu bak bırakamadım hala. Belki de herşey bu yüzden oldu. Hani etme bulma dünyası ya bu dünya. Zaten bırakabildiğim tek şey o şu hayatta, o da ara sıra. Yani yapmaz ah etmez o bana ve bende başladım tekrar ona. Sigaraya. Ama sigara derken hani...

Pır Pır

Artık şarkılar öyle duygusal geliyor ki, mini mini bir kuş donmuştu, pencereme konmuştu şarkısı bile beni ağlatabiliyor. İlk ağladığım şarkıyı hatırlıyorum da, benim zaten ileride bu şarkılara karşı hassas olcağım o zamanlardan belliymiş diyorum.
İlkokul öğretmenimiz müzik dersinde, şarkıları flüt ile çalardı bizde şarkıyı söylerdik hep bir ağızdan saf saf. Gezerek çalardı sıraların arasında. Fareli köyün kavalcısı gibi takılırdı başımızda. Çok normal bir durummuş gibi. Gerçi aynı öğretmenimiz beden dersinde önlüklerimizle, yağ satarım bal satarım oynatırdı. O oyun için özel bir kostüm yok, tamam ama beden dersi değil mi? E eşortman giyeydik bari. Demek ki normalmiş aslında herşey. Neyse şöyle bir şarkı vardı işte;
Dağlar ardında bir orman varmış,
Orda bütün hayvanlar mutlu yaşarmış,
Bir avcı gelmiş, çokta zalimmiş,
Kesmiş biçmiş ormanı, yemiş onları.... Diye devam eden bir parça. Oha yemiş lan onları, yuh hayvan. Bu kısmı farketmemişim ben. O zaman farketsem demek ki komaya girermişim. Neyse devamı da var aslında, ikinci kıtasında da sonra işte ormanda neler olduğundan falan bahsediyor da hepsini yazmak istemiyorum. O kıta daha duygusal çünkü ağlarım falan şimdi o yüzden boşver. Sanki o pezevenk ormancı bizim eve dalmış, yıkmış, gitmiş gibi bir hüzün kaplıyordu içimi.Neyse ama bu şarkıyı şu tonlama ile okuduğunuzu düşünün. Ağıt gibi, 26 paket maltepe içmiş gibi. Bir de flüt sesi off işte o zaman çok duygusal oluyor bu single. Baksana şarkı bile diyemiyor insan , çünkü resmen single.
En son geçenlerde, Ferhat Göçerin bir şarkısını dinledim denk geldi ve Ferhat Göçer de iyiymiş lan dedim. Şu an anlıyorum ki ne Ferhat Göçer iyi, ne de mini mini bir kuş. Onlar iyi değil ,ben kötüyüm. Ama belki bende pır pır ederken canlanırım he belli mi olur?

TAVUK

Düşünüyorum da bu hayatta insan değil de civ civ olsam nasıl olurdu acaba? İnsan olduk olmadı çünkü. Bir gün böyle bir uyansam, yuvarlak birşeyin içinde olsam. Çok sıcak olsa bunalsam içinde. Ehh yeter diyip kafamla kırıp çıksam o şeyin içinden. Sonra etrafıma baksam , etrafımda bir sürü sarı renkte civ civ olsa. Salak salak ciklesek sabahtan akşama kadar. Hiç yorulmadan. Yanımdakini anlamaya çalışsam. Kassam düşünsem sürekli acaba arkadaşım mı, kardeşim mi? falan diye. Ama sürekli ötsek kafa ziksek. Sonra çarşamba pazarında, bizi satsalar 50 krş a. Bir tane mız mız şımarık bir kız çocuğu annesine zorla aldırsa beni. Onun oyuncağı olsam. Gitsem böyle yine bir kutunun içinde. Hava alayım diye deliği olsa kutunun. Sonra getirse beni evine alsa. Sevse 2-3 gün. Sonra sıkılsa benden. Unutsa falan beni. Yem mem vermese de ölsem oracıkta. Ya da alıp abimin küçükken civ civlere yaptığı gibi ranzadan aşağıya fırlatsa uç uç diye. Bacağımı kanadımı kırsa. O şekilde ölsem ya da yani bir şekilde öldürse beni.
Ya da pazarda satılmasam da, bir şekil de bala g.te bahçeli bir evde ölmeden büyüsem, Tüyler beyazlasa falan. O geçiş döneminde kendime uyuz olsam tipime. Sonra bildiğin tavuk olsam falan. Salak salak tek amacım yumurtlamak olsa, insanları doyursam falan. Ama ne kadar doyursam da sonunda, ee artık zamanı geldi diyip kesip yeseler beni o ev sahipleri. Ee yine yaranamadık öldük.
Demek ki ne olursam olayım sonuç hep aynı olcakmış ki zaten. Civciv olsan, çok tatlı olsan da sıkılıyorlar yada farketmeden öldürüyorlar. Tavuk olsan, g.tünü çatlatsan, yararlı olsan da bir şekilde zamanın geliyor. Kesip yiyorlar. Ee bir dakika şimdi düşündüm de bunlar benim başıma geldi, ben o zaman zaten tavukmuşum bu hayatta.
O zaman insan olarak devam edeyim lan ben. Hiç değilse konuşuyorum falan. Biri artistlik yapınca ne var lan!? diyebiliyorum. Civ civ falan olsan sarısın, sarışınsın zaten bir kere, kimse takmaz seni hem ne diceksin cik mi? Cik cik mi? Kanatta yok. Uçsan uçamıyorsun. Koşsan nereye kadar koşçaksın b.k kadar ayaklarla. Hiç bir savunman yok. Biri laf atsa, ne diyon lan diyip bıçak bile çekemessin ki, el yok. Ee napıcan mecbur kaçıcan. Ee hadi madem kaçtım ben...

20 Şubat 2011 Pazar

VOLTRAN

Ya böyle eski sevgililerim bir araya gelip voltran oluştursa da yeni bi sevgili çıkarsalar karşıma. Mesela birinin boyu olsa, birinin saçı olsa, birinin tarzı olsa, birinin beyni olsa. En zoru da bu aslında, ama olduğu kadar olsa. Mis gibi olur lan. Hiç kasmasam tekrar. Hiç bir eksik aramasam. Sonra baksam dalgama. Böyle baksa bana. Naber lan desem. İyi aga sen napıyon dese. Araya bir tane normal bir arkadaşım ahmet falanda karışmış olsa. Gülsem böyle Tısss, yapsam. Bir gün pikniğe gitsek, bir gün sinemaya, bir gün yemeğe gitsek, bir gün plazada dolaşsak, bir gün halı sahaya gitsek. Halı saha mı? Çık aradan ahmet! Güzel olurdu bence. Çünkü şimdi yeni biriyle tanış. Bam başka olsun. Sonra uğraş tekrar onla. Hazır uğraşılmış bugüne kadar, toplanın gelin işte hadi canlarım.Yormayın adamı. Canlarım benim ne tatlıştınız oysa ki hepiniz. Bak PC de robot resminizi yaptım. Süper birşey oluyorsunuz. Önce bıyıklı oldunuz ama. Sonra dedim niye böyle oldunuz lan, hee meğersem ahmettenmiş. Ahmeti beyne verdim herşey tam oldu. Hadi öptüm. Araşın buluşun bana haber verin bekliyorum.

19 Şubat 2011 Cumartesi

1986

Ulan bazen diyorum keşke 1051 de doğsaydım da 1071 malazgirt savaşından sonra anadolunun kapılarını türklere kredi kartımla ben açsaydım. O ne lan neyle açıyorsun sen kapıyı dediklerinde " kredi kartı yaa patlak zaten " deseydim. Sonra tek ben girip kapasaydım hemen kapıyı. Kimseyi almasaydım içeri. Lan oğlum o kadar savaştık biz diye bağırsalardı kapının arkasından. Bende banane deseydim.Takılsaydım tek başıma gezseydim falan. Arada bir tatillerde gelip anadoludan aldığım, anadolu plakalı arabamla artistlik yapsaydım akrabalarıma. Saçlarıma sarı attırsaydım falan. Taşlanmış entari giyseydim. Kapıma gelip aşure getirselerdi ara sıra. Sonra o aşure kabını yıkamadan komşunun çocuğuna teslim etseydim. Kapı da ismim yazsaydı, kapının önünde WELCOME yazan pas pasım olsaydı. Birini misafir ettiğimde ya da kız arkadaşım geldiğinde anadoluma, sen geç içeri diyip ayakkabılarını yan yana izaya getirerek bıraksaydım kapının önüne. Anadolu da biraz dağınık ama kusura bakma deseydim. Misafirim de yada işte kız arkadaşım da yok yok önemli değil canım ben yabancımıyım deseydi. Film izleseydik beraber. Sarılsaydık falan. Sonra geç oldu ben gideyim deseydi misafirim. Bende kal yaa bu saatte gidilmez demeseydim de g.t olsaydı. Gitseydi falan. Varınca çaldır falan demeseydim. Varamasaydı bile. Ben yine mutlu olarak yaşamaya devam etseydim anadolumda. Sonra ara ara "acaba alsam mı lan diğer türkleri de, açsam mı kapıyı?" diye düşünsemde, "amaan iyi böyle yaa banane" diyip hemen vazgeçseydim bu fikrimden. İşte o zaman hiç sıkıntım olmazdı. Şimdi herşey sıkıntı lan. Sıkıntı da değil aslında, özel değil sadece. O zaman çok özel olucaktı yaşamak. Düşünsene napıyor lan bu anadolu da dicek herkes merak edicek. Off süper olurmuş lan bok var 1986 da doğduk aq.

Cimri

-Selllam!.
*Aa Selam.
-Naber denyo?
*Bak yaa!
-Ne oldu susmuşsun. Ağlanmıyorsun artık sağda solda? Hayırdır. Bir havalar bir havalar, sürekli bir yerlerde takılmalar falan ne oluyor? Ne iş? Çözmüşsün galiba artık olayı? Gerçi sen birşeyi çözemessin çözdüğünü sanarsın sadece. 2 gün sonra tekrar başlarsın. 3 gündür seni takip ediyorum sikko sikko takılıyorsun da hadi dedim ses etmiyim söylemeyim kendi anlasın ama senin anlıyacağın yok yine.
*Abi gider misin lütfen.
-Yok. Sende bu az gelişmiş beyin olduğu sürece gelip sana gerçekleri vurup gidicem hep. Benim de başıma geldi çünkü bu olay. Birini çok sevmiştim. Baya çok.  Sonra kız askere gitti. Ayrıldık askerdeyken.
*Askere mi gitti?
-Evet. Abisinin yemin törenine gitti. Ama o yemin töreni nasıl olduysa nişan törenine dönüştü. Geldiğinde nişanlıydı. Dedim salak mısın sen? Hiç orgeneralle evlenilir mi? O da kimle evlenilir ? dedi. Cevap veremedim. Bir kendime baktım şöyle. Sana benziyordum resmen. Hatta tıpkı sendim. Sonra dedim haklısın bende olsam bende evlenmezdim benle. Ney? Dedi. Tekrarladım cümlemi. Yine anlamadı. Hece hece anlattım. Haklısın dedim, bende olsam dedim, bende evlenmezdim dedim benle dedim. Yüzüme baktı sonra kaşlarını bir yukarı bir aşağı bir yukarı bir aşağı yaptı. O ne lan dedim içimden. Sonra düğün vakti yaklaştı. Ben daha çok heycanlıydım ondan. Buz dolabı alıyorlardı. Koltuk alıyorlardı bende yanlarındaydım hep. Mesela buz dolabı alıyorlardı yine yanlarındaydım. Arada yorum yapıyordum hatta. "Yeaa gri buzdolabını napıcaksın, sırf gri renk diye 2 kat fiyat vermeye ne gerek var" gibi yorumlar. Kimsede bana, "sen kimsin lan" demiyordu. Düğün zamanı geldi. Düğününe gittim halay çektim damatla. Tabi damadın orgeneralliğini falan unutmuşum ben. Artık ne içirdilerse bana. Ben halay çektikçe orgeneralle, onun yıldızlarının rütbelerinin teker teker düştüğünü gördüm. En son tek bir yıldızı kaldı. Adamı resmen oracıkta ER yaptım. Sonra farkettim ki o son kalan şey de yıldız değilmiş, düğünde taktığım küçük altınmış. Zaten amacımda oydu aslında. O taktığım küçük altını düşürmek. O hariç bütün yıldızlar düşünce bende oradan koşarak uzaklaştım.
*Ne pis bir adammışsın sen.
-Öyle deme seven insanın gözü kararır ne yaptığını bilemez. İşte sen bil diye anlatıyorum bunları.
*Ama senin yaptığın seven adam işi değil ki. Cimri adam işi.
-Olsun. Şimdi onlar mutlu. Belki benim küçük altınımla Bimden alışveriş yaptılar. Belki benim küçük altınımla aldıkları DOST yoğurttan zehirlendiler. Kim bilir. Belki benim dolmuşa vereceğim son bozuk param yere düşüp döne dolaşa mazgala girmiştir.
*Yuh! Cimri misin abi sen?
-Kim? Ben mi?

13 Şubat 2011 Pazar

EKSİK

Uyanıyorsun yine ayrı bir sabaha. Her şey yerli yerinde gibi.  Eğer annen, benim annem gibi çaktırmadan, sabah sabah, tangur tungur sesler çıkartarak hem seni uyandırmak hem de ortalığı toparlama babında odana girmemişse, dün çıkardığın pantolon , gömlek, bere atkı her neyse hepsi nereye fırlattıysan orda. Her şey normal dışardan bakıldığında. Ne eksik peki? Cebinde ki bozuk 2 tl mi? Eğer oysa sabah annen ekmek aldırmıştır mahallede ki çocuklara. camış gibi uyuduğun için... Hayvan gibi uyuyorsun lan, saat 2 ye kadar uyunur mu? Sonra da o eksik, bu eksik diyorsun. Gece neyi, nereye, nasıl koyduğunu hatırlıyor musun ki? Salak mısın lan sen? Kalk bi çeki düzen ver kendine. Ne biliyim git bir saçını başını falan kestir. O zaman hissedersin işte eksiği. Saçtan kapanan kulakların açılınca..
-Peki ya sen kimsin?
-Senim.
-İç sesim mi yani?
-Evet!
-Hee tamam devam et.
Eksik olan birşey yok bu hayatta. Herşey aslında yerli yerinde. Herkes durduğu yerde. Ne eksiliyor, ne değişiyor. Haklısın, hep senin olsun hep sende kalsın istiyorsun bazı şeyleri ama senin olan şeyler artık senin olmuyor gidiyor bazen. Para gibi. Kız arkadaş gibi.  Çiş gibi. "Nee?" Çiş gibi tabi. ÇİŞ gitmiyor sanki. Senin o da değil mi? Oh valla birayı,kolayı,suyu,çayı,bozayı içerken iyi. Onlar boğazdan geçerken lıkır lıkır iyi, midede lambur lumbur sallanırken iyi, ama işerken..?
-Tamam abi anladık!
-Anlamıyorsun, anlamazsın sen.
-Ee devam et?
-Ne devam etcem o kadar işte. Hiç birşey eksik değil yani. Herşey yerli yerinde o yüzden kasma diyorum. Üzülme.
-Üzülmüyorum ki.
-S.ktr lan!
-Ne yani şimdi? Hayat dersi mi verdin bana ne verdin?
-Hiç öylesine konuştum laf olsun diye. Artistlik yaptım sadece.
-Farkettim zaten, önce diyorsun bazı şeyler hep senin olsun hep sende kalsın istiyorsun falan ama sonra verdiğin örnek, ÇİŞ. Lan napayım çişi ben. Neden benim olsun hiç gitmesin isteyim. S.ktrsin gitsin banane. Hatta hadi sende aynı şekilde git şimdi!
-Tamam hadi öptüm by! Ararım sonra tekrar...
-Arama.

Etli nohut ve gossip girl

Yok abi bir evde etli nohut pişiyor ve yeniyorsa o evde Gossip Girl cülük yapılmaz. Olmaz yani yakışmaz ki. Bir düşün ya. Sokakta bütün gün takılmışsın belli bir role bürünmüşsün. Atıyorum kimi sanki sex pistols grup üyeleri gibi kimi ünlü bir aktirst gibi ya da ne diyorum ben ya dur en güzel örnek yani gossip girl gibi takılmışsın. Gelmişsin evine hala o roldesin istem dışı. Annene, karına, anneannene ( ki bu arada anneanneler de popüler oldu genç kızsan ve anneannen varsa hala hayatta ve sağ ise çok şanslısın. Sana şanslı gözüyle bakılıyor. Grand mama! ) neyse selam, merhaba, hay! ben geldim, ne var yemek olarak? Çok açım da ihihi. Bu sorunun üstüne gelecek cevap çok önemli işte. Eğer cevap şu olursa hiçbir sorun yok. Chicken mexicano tatlım! Ovv harika en sevdiğimden kurt gibi acıkmıştım doğrusu… Böyle olursa sorun yok ama eminim çok nadir oluyordur bu. Anca annemiz, anneannemiz yabancı uyruklu biri değilse. Neyse biz gerçeğe dönelim. Gerçek diyorum çünkü gerçektende acı bir gerçek.

Girdim içeri eve adımı attım. Yo yo bir dakika daha eve girmedim önce bir dışarıda araba ile dolaştım. Deri ceketimi çıkarmadım. Arabam eski model. Dinlediğim müzikler eski. Mesela Self Control'ü bilir misiniz? Nerden bilceğniz. Neyse yani anlayacağınız. Ben sefa mefa değilim. Bir Steve falanım. Bir The Beatles 'ım artık. Yani arkada davul falan çalanıyım. Ya da konserlerinde kablo, anfi, gitar taşıyanıyım ama biriyim yani onlarla takılıyorum sürekli. Kanka falanız. Öyle bir rol işte bendeki de. Eve geliyorum. Anneme soruyorum, ne yemek var? Diyor ki ETLİ Nohut. Suratımı ekşiltiyorum hemen. Annem bunu nohudun etli olmasından kaynaklandığını düşünüyor. Ama aslında değil. Bir anda flaşlar patlıyor beynimde, gözümde. Diyorum ki nasıl yaaa? Nasıl olabilir bu? 2 dakika önce the beatlestım ben Steve'dim, ve bundan 5 dakika sonra etli nohut yiyor olacağım. İşte bunu gören bu gerçeği gören tek ben miyim? Bir Brad pittlerin nohut yediğine şahit olan var mı aranızda? Ya da bunu kızlara sormalı, gossip görlcülere, onlar pür dikkat izliyorlar takip ediyorlar. Onlarda var mı etli nohut yiyen biri.  Çıkar şimdi aradan biri, “VAR! GÖRDÜM BEN!” y.rak gördün. “HAYIR! GÖRDÜM ERASMUSLA GİTMİŞTİM BEN…”  Ya bir sus çakıcam şimdi ağzına iki tane.

Bir de şu var. O da çok acayip. Hoş geldin sefa. Hoş bulduk anne. Aç mısın gel bak yemek yaptım yemek yiyoruz. Etli nohut… Yok anne ben gelmeden önce  Burger king te  wooper menü yedim… Al sana başka bir şok. Kaldı ki etli nohutu da hiç sevmezdim. Etli diye değil normalini de sevmezdim. Bir gün annem dedi “yahu yesene bir kere tatsana şunu.” “Yok yok” diye diye inatlaşıyordum. Bir gün, “ya bir tat şunu aynı kestane gibi” dedi annem. Tamam deyip ağzıma attım. Aa aynı kestane gibiymiş gerçekten dedim. Kaldı ki kestaneye de bayılan bir insan değildim. Ama şimdi olacaktı böyle sobanın üstünde pişecekti. Bir dakika bir dakika hangi soba yaa? Soba kaldı mı ki?

Yine

Oğlum ne yapıyorsun lan sen. Kendine gel. Neden her hayatına giren kıza kadına kendini bu kadar kaptırıyorsun lan. Mal! Bir baksana kendine şöyle? Diyor bana hep iç sesim. Bende diyorum ki ona;
“ Evet ne var bunda seviyorum. Sevdiğim insan içinde maymuna dönüyorum. Ne var? Ta ki düne belki de bugüne dek. Sonra dedim ki ne oluyor lan? ” Ee geçen sefer de öyle diyordun diyor bana. Haklı, hep öyle derim çünkü, demek ki ben böyleyim. Al bak; " Aşk mı? Tövbe yoook bir daha öyle yağmurda ıslanmak. Yol kestirme diye asfalt yoldan değil de çamurlu yoldan yürümek. Otobüs ile 45 dakikada  ama metro 35 dakika da gidiyor diye metro artı dolmuşa binmek yok. 10 dakikanın hesabı yok. Yani artık eski sefa yok. Bitti gitti o sefa." gibi konuşurum. Ama gel gör ki yine bir aşk yine bir sevda. Bu sözleri aldım attım çöpe. Sanki karşımda hep eşek osuruyordu. Ya da bunlardan bahsederken karşımda hiç insan yoktu, beni dinleyen yoktu. Yazık onlarında kafasını şişirdim. Gerçi üzülmüyorum onlarda zaten, “he abi he abi” diye beni geçiştiriyordu. Çünkü benim nasıl biri olduğumu benden daha iyi biliyorlardı. İç sesim bana hep baskı yapıyor. Yapma etme diye ama napim işte böyleyim yani.
Tamam doğru söylüyor evet. Hep derler ki, abi kızlara yüz verme. Kaptırma kendini cool ol. Sert ol. Acımasız ol. Diyorum tamam öyle olucam. Sonra diyorum, neden ki? Niye öyle olmalıyım? Onların yaptığını ben niye onlara yapayım? Hoş bir şey mi bu?  Değil.  Ee o zaman niye bunu yapmamız gerekiyor. Diyorlar ki baksana hak ediyor. Şimdi düşünüyorum da. Aslında herkes birbirinin gazına geliyor. Ayşegül, Gülşah'ın gazına, Timuçin ise Bertuğ'nun gazına geliyor. Sonra karşılıklı sahaya çıkıyorlar. Hadi bakalım hangimiz daha acımasızız.


Neyse ben kimseye kötü olamam abi. Onlar gibi ezik değilim. He onlarda bunun farkına varacaklar ama ne zaman. Çok sevdikleri insanları kaybettikleri zaman farkına varacaklar. Benim onlardan tek farkım ne biliyor musunuz? Ben sadece o fark edilecek kişiyim. Ulan sefa iyiydi be denilip dize vurulacak kişiyim. He bu durum benim bir s.kime yarayacak mı? Hayır. Öyle gelip geçicem akıllardan. Aman o insanların o zihniyette ki insanların akıllarına bile girip çıkmayım valla. Belki yanılıyorumdur. Yuh ne alakası var ya. Diyenler olacak ama merak etmesin. Yeni nesil gümbür gümbür geliyor. Çarparsın sende birine. Akıllı ol düşme benim düştüğüm duruma sende. Ahanda!! Bak bende tavsiye vermeye başladım. İster istemez bir Timuçin oldum. O yüzden bana ne ne yaparsan yap valla takıl. Sen iyi ol. Ben iyi bir insanım. İyi bir insan olarak ta kalıcam. Dimi lan iç ses? “Y.rramı kalacaksın.” Aşk olsun!!