6 Mart 2011 Pazar

Bere Gibi

Geçenlerde düşündüm de. Şimdi bana kaybolan yıllarımı geri verseler napardım lan acaba? Yine kaybedermiydim ki? Düşününce aslında pek eşyamı falan kaybetmem ben. Mesela bir berem var benim. Siyah falan. Geçenlerde 12. yaş gününü görkemli bir şölenle ailecek kutladık. Çok eğlenceliydi. Ama işte kaybolan yıllarımı verseler kesin yine kaybederim. Çünkü bir kere kaybolmuş be abi, büyüsü bozulmuş. Bu yüzden de hiç bu istekte bulunmadım. Bulunmam da. Sanki bulunsam vercekler aq, “Alın Sefa Bey sizin 1994 ten 2004 e kadar olan yılları bulduk, burada buyrun.” diye… Ama mesela olması muhtemel şeyleri de istemiyorum. Çünkü bir kere ipin ucu kaçtımı, bir şey senden koptumu, tekrar düzeltilmiyor. Kaçmasın, kopmasın diye ölümüne direnirim. Hemen pes etmem yani. Ben ki, bir bereye 12 yıldır sahip çıkmış biri olarak. Bere lan bu alt tarafı. O yüzden artık başka isteklerde bulunuyorum. Mesela dünya barışı. Ağaçların kesilmemesi gibi. Ama sadece istiyorum. Oturduğum yerden. Bunun için hiç çaba sarfetmiyorum. Herkes gibi. Miss gibi. Su gibi.

Sümük

Geçenlerde yine başıma geldi. Ben bazı insanlarla, bazen 3 veya 4 kez falan tanıştırılıyorum. Hepsinde de ilk kez tanıştırılmışım gibi davranıyorum. Atıyorum, onu önce Ahmet diye biri tanıştırıyor. Selam, merhaba, memnun oldum. Sonra onu bir zaman sonra da Mehmet diye bir arkadaşımın yanında görüyorum ve tekrar bu sefer Mehmet tarafından tanıştırılıyorum. Ama bu esnada hiç bozuntuya vermiyorum. Hani biz tanışmıştık daha önce ya diye. Karşımdaki de bozuntuya vermiyor bu durumu. Tıpkı bir arkadaşının burnundaki sümüğünü ona söyleyememekte ki gerginlik gibi bir duygu kaplıyor içimi. Neden acaba bu kadar zor ki bunu söylemek?

Bazende şöyle oluyor, otobüse biniyorum mesela. Yanlışlıkla sıradaki durakta ineceğimi düşünüp ikaz düğmesine basıyorum. Fakat ineceğim durak bir sonraki durak. “Yok abi pardon devam et yanlış basmışım.” diyemiyorum da iniyorum o durakta falan. Yağmuru, çamuru es geçip, inip yürüyorum salak salak o yolu. Bunu şöföre söylemekte mi zor? Kaldı ki, okuldayken okul müdürünün, ” O kravatının, o saçlarının hali ne öyle!? Utanmıyor musun okula böyle gelmeye?” demesine, “Utanıyoruuuum.” Diyebilen, o rahatlıkta olan bir insan, nasıl oluyorda bazı durumlarda bu pozisyonlara geliyor anlamıyorum. Hani dicem çok cool sallamıyor falan ama salak mısın lan ne diye boşu boşuna bir durak yürüyesin ki. Belki de iki durak. Aman.

Yani bunun gibi, ” Nolcak lan, deseydin işte oğlum böyle böyle diye, yok oğlum gidip söyleseydin lan birşey olmazdı.” diyecek o kadar çok olay var ki. Hee tabi bunun yanı sıra, ” Oha lan nasıl dedin onu adama? Yuh lan söylenir mi o laf o kadına? Oha bağırılır mı lan öyle, bir insana? Hayvan mısın? “, diyeceğiniz de çok olayım var. İşte acaba diyorum bazı şeyleri çok çabuk kabulleniyorum da bazılarını anlamsız mı buluyorum? Zıt mıyım lan ben? Uyuz muyum yoksa? Neyim sence? Bazı insanları da işte hemen böyle kabulleniyorum. B.k var sanki. Bundan sonra burnunda sümüğün varsa söyleyeceğim. O yüzden burnunu silde gel.

Son Pişmanlık

Ne olucak bu bende ki üşengeçlik peki? Bir insanın çişi gelse bile üşengeçlikten kalkıp yapmaz mı ya? Yemek yapmaya üşenip, yemek yemez mi? Bizim kütahyada okuduğum dönemde evimiz minder evdi. Her yer minderdi. Dışardan bakıldığında tam bir karete salonunu andıran cinsten bir ev. Böyle olunca da tabii kimse yerinden kalkmak istemiyordu. Herkes her yere yuvarlanarak gidiyordu mesela. Hatta bir keresinde arkadaşımla otururken. Kola şişesi bize çok uzaktaydı da arkadaşıma şunu kim getircek şimdi ordan yaaa diye yakınmıştım. O da ben alayım dur dedi ve öyle bir yuvarlandı ki kola şişesine doğru. Hayatım boyunca unutamam o sahneyi. Zaten hani o evde eğer ayağa kalktıysan sıçtın demektir. Hemen herkes başlıyordu. “Hacı şu suyu versene. Aga benim telefonu uzatabilcen mi? Abi kaşık getirsene mutfaktan. Benim msn yi kapasana.” gibi. O yüzden bir oyun gibiydi bu. İsmi de ” Yerle Bir.” Yerden yükseğin bir benzeri. Yani o evde alıştım ben iyice üşengeçliğe. Gerçi ben zaten üşengeçtim ki Kütahya’ya gelmiş olmam bile aslında biraz üşengeçlikten. Şöyle oldu o da.

Bende herkes gibi ÖSS ye girdim falan. Hiç çalışmıyorum tabi. Sürekli dershane de sağda solda video falan çekiyoruz. Sürekli ama. Neyse sonra girdim sınava. Sonuçlar bekleniyor. Herkes stresli çevremde. Çünkü bütün sene kasmışlar derslere. Ben tabi pek kasmadığımdan nedense çok rahatım. Hatta benim tercihlerimi annem doldurdu. Ama ben söyledim o yazdı değil. Dedim sen takıl kafana göre yaz işte bir yerleri. Mesela ben tatil yapıyorum arada telefon çalıyor denizden çıkıp koşuyorum telefona annem arıyor. Açıyorum telefonu, dio “şurayı da yazıyorum?”, yaz yaz! diyip kapatıyorum sonra tekrar denize koşuyorum falan. Ee tabi sonuçlar açıklandı, telefona mesaj geldi, kütahya pazarlama tuttu diye. Dedim kütahya ne alaka lan. İşte bilmiyordum yani annem yazmıştı çünkü. Sonra okulun ilk günü hoca geldi derse herkese nereden geldiğini falan soruyor işte neden pazarlama diyor. Anfideyiz bende cool cool duruyorum kenarda oturuyorum. Ve hocanın espiri yapma yeteneği var. Hani bana ismimi sorduğunda Sefa Kenarda dediğim anda yapıcak o malum espiriyi. Bir de onun stresi varken bende sınıftaki tiplere bakıyorum. Tahmin yapıorum bu kesin Bayburt’tan gelmiştir ,yok Erzurum değilse bende topum falan diyorum. Sonra Çaat! İstanbul’dan geldim diyor, Yok İzmirliyim. Bende tabi içimden hasstr lan diorum. Top olmayı kabul etmiyorum. Sonra neyse sıra bana geldi hoca aynı soruyu sordu. Dedim, ” Valla hocam annem yazmıştı benim tercihleri, bilmiyorum ben doldurmadım tercihleri bu yüzden pazarlama.” herkes güldü sınıfta hoca da güldü. Dedim öyle ama ne yapayım. Çünkü herkes sallıyordu, yok efendim pazarlama tam ona göre bir yermiş, günümüzün mesleğiymişte ondanmış. Hadi lan bir tanede dürüstçe puanı düşük diye yazdım diyen çıkmadı. Benimki de fazla dürüstçe oldu orası ayrı. Zaten hemen ardından da dedim ki hocaya,” Sevdim ama pazarlamayı.” Nereye sevdim lan, daha ilk ders.

Çünkü ben her hangi birşeye hiç hazırlanarak girmem. Çünkü sonuç olumsuz olunca, ulan o kadar hazırlandık aq yeaaa dememek için. Bu yüzden de hiç pişmanlık duymuyorum ne güzel. Ama sanırım bu son kalan derslere de hazırlanmadan girersem ve geçemessem askerde bol bol yazıcam pişmanlık hakkında yazı. Tırstım bak şimdi.

4 Mart 2011 Cuma

i'm sorry mama

Yine her zamanki gibi bugun de saçma sapan haraketler yaptım. Hiç uyumadım falan, sonra saat akşam 16:00 sularında bir üşüme geldi üstüme, yattım uyudum. Saat 20:00 sularında tabi ki anne show başladı. Gelmiş odam da tv açıyor. Dedim napıyorsun anne ya? Hızlı hızlı birşeyler dedi kaynattı anlamadım. Uyandım tabi. Uyanır uyunmaz patates yemeği yedim falan. Sürekli sofrada baskı, yoğurtta koyayım, domateste keseyim? İstemiyorum diyorum. Tık önümde bir kase yoğurt. Yemedim mi? Yedim tabiki de.

Zaten darlanmışım, mesela müzik dinliyorum falan zırt pırt odam da, yanımda yaa. Bir de oda evin en sonunda, hani diyorum yol üstü falan olsa tamam, hani gelsin otursun bir çayımı içsin eksik olmasın ama öyle bir mimari de değil. Ve ya bazı şarkıların sözlerinde yok efendim öldüm bittim falan diyor ya, annem şarkıyı çaktırmadan dinliyor, sonra beni kesiyor, hani ölmüş bitmiş mi diye. Ya da bu durumumu anlamaya çalışıyor, şarkı sözlerinden de, yok yani öyle birşey değil bu bendeki anlayamazsın. En son dalga geçti benimle. Mabel Matiz’den sözleri pek anlayamadığım ama sanki güzelmiş gibi gelen şarkılarını dinliyorum. Annem dedi, uyuz oluyorum bu adamın sesine ne o öyle Murat Kekilli gibi. Dedim sen benden daha çok dinliyorsun. Söyle hadi ne açayım sana?

Yine sabahları da ayrı bir dava var. Tangur tungur odaya girip ses yapmalar, odayı toplamalar falan. Sanki oteldeyim de oda servisi gelmiş gibi. Asıl amacı hani kahvaltıyı sofradan kaldırmadan beni kaldırmak. Ama ben zaten sevmem ki kahvaltıyı, uyuz olurum hatta. Bir saat ondan al ağzına at, onu ekmeğe sür, ordan bir yudum çay al falan. Çok sıkılıyorum ya kahvaltıdan anlatamam yani. Soğuk ya bir de sevmiyorum. Yediğin şey sıcak olucak aga. Neyse yani 25 yaşına geldim hala kahvaltıyı sevmediğimi öğrenemedi. Ama süperdir benim annem, ne olursa olsun. Bak tanıştırırım bir gün. Ama hani bize gelip kalmak isterseniz uykuyu unutun. Onu baştan söyleyim de hani, geçin yani onu, uyumak yok.

Olsun ya. Ne güzel merak ediyor kadın işte. Yanımda durmak istiyor. Bin bir türlü mazeretle beni görmek için çaba sarfediyor. Tıpkı benim gibi. Anneme çekmiş bu yönüm. Neyse tabi bunların yanı sıra, 2 dakika önce çayım, şekerleri atılmış karıştırılmış bir şekilde masama geldi. O  zaman da diyorum ki oh be miss gibi işte anneli ev. Yoksa kim getircek böyle, karşılık beklemeden. O yüzden “I m sorry mama.” Bir dakika yaa, nasıl karşılık falan beklemeden lan? Ee işte o çay getirmeler falanda, bariz odama girmek için. Vaaaay!

Birlikten Sef Doğar

Geçenlerde şöyle bir baktım da, yazılarımda sürekli hayvanlardan bahsetmişim. Onlardan örnek vermişim. Bu yüzden yazılarımı çok Hz. Mevlana stayla buldum. Çünkü o da hep anlatımlarında örnek olarak atı, eşşeği kullanırmış. Hatta bir gün artık sormuşlar hocaya, demişler ki,” Yahu hoca sen neden hep hayvan, hep at, hep eşşekten bahsediyorsun? O da demiş ” nasıl anlatayım söyleyin o zaman? Sen olsan nasıl anlatırdın mesela? Ola ki anlattın, mesela ne anlatırdın?” Diye benim gibi uzatmamış tabi. Ben olsam aynen böyle derdim. Hatta, ” Bilader sen benim anlattıklarımı anlıyor musun, anlamıyor musun? Anlıyorum hocam. Sus o zaman!” der azarlardım heralde. Ama Hoca öyle dememiş, demiş ki, “size  başka türlü anlatamam. Hoca haklı çünkü o zamanlarda ortalıkta dolaşan, göz önünde olan ve değerli sayılabilcek attan, eşşekten başka ne var ki aq. Adam mecburmuş. Düşünsene kaç yıl geçti hala okuduğumuzda örnekleri cuk diye oturuyor bu zamana uyarladığında. Demek ki birilerine bir şey anlatırken kullanılan en güzel örnekleme metodu hayvanlarmış. Bence zaten hayvanlar daha değerli insanlardan. Neyse işte mevlana ile benzer bir yanımız bu. Afferim lan bana.

Ve diğer bir benzer yanımız ise bahsettiğimiz konuların ikimizinde aynı olması. Aşk. Tabi benimkiler s.kindirik aşklar, ota boka olan aşklar. Onunki ise Allah’a karşı duyulan büyük aşk. Benimki tırt yani. Fıss falan.

İlginç değil mi? Aslında bu olayları anlatırken içindeki, kişileri, şahısları, durumları sadece hayvanlara değil, her hangi bir nesneye de benzetebilirdim ama kısıtlı olurdum. Ya da ne bileyim kesin gaza falan gelirdim. Atıyorum derdim ki, biz onları TAÇ yapıyoruz da başımızın üstüne koyuyoruz da, yok işte ruhumu aydınlatan bir lamba gibisin falan diye yine aşkların g.tünü kaldıran tarzda olurdu. Her zamanki gibi yani. Ya da olmazmıydı acaba? Yaa aslında düşündüm de istesem olmazdı lan, mesela tuvalet kağıdına, çöp kutusuna, öyle boktan nesnelere benzetip üstüne de ben seni g.tüme bile sürmem falan ayakları yapardık ederdik olur biterdi be aslında. Bak hiç böyle düşünmemiştim. Tüh lan. Yoksa yemişim tavuğu, tilkiyi, kefali, civcivi… Bana ne onlardan.

Neyse bunları şimdi neden mi anlatıyorum? Açıklayayım. “Ne bu ya? Hep hayvanlardan, hep aşktan bahsediyor bu.” Falan demeyin diye. Ben sadece bir Demet Akalın ile bir Mevlana’nın birleşiminden ortaya çıkan çocuk nasıl olur diye merak ettim hepsi bu. Ahanda gördünüz işte saçma sapan birşey çıkıyormuş. Adı da Feriha, ay aman Sefa oluyormuş. İsteyince oluyormuş yani. İstedim oldu. Başka bir şey mi isteseymişim keşke?